Bir Yakınınız Kansere Yakalanmışsa,Yaşayacaklarınız

Pazar, 15 Mart 2015 00:06 Facebook'ta Paylaş

Ahmet Cemil OzyurtCemil Özyurt - (@cemilozyurt) Ne zamanki birinci dereceden bir akrabanız kanser hastalığına yakalanır, işte o zaman yüzleşirsiniz acı gerçekle. Hep birilerinin öldüğünü duyduğunuzda, önce niye öldüğünü öğrenmek istersiniz. ''Kanser'' cevabını alınca çok sıradan, normalmiş gibi ''Allah rahmet eylesin,'' der geçersiniz. İşin ciddiyetini taa ki ailenizden birinin başına gelene kadar da anlamazsınız.


Burda yazacaklarım Haziran 2012'de Pankreas Kanseri teşhisi konan ve 22 Ekim 2014'te kaybettiğim babamla ilgili yaşadığımız süreci anlatıyor. Öncelikle sevdiğim pek çok arkadaşım ve akrabalarımdan doktor olanlar üzerilerine alınmasınlar, babamın hastalığı süresince doktorlara olan inancımı ve saygımı kaybettim. (Yukarda babamla ilk fotografimız 1977)


Babamın hastalık süreci, Haziran 2012'de başladı. Gece sabaha kadar kaşıntıdan uyuyamayınca İstanbul Küçükyalı'da Delta Hospital adında bir hastanenin acile servisine sürekli kaşıntı, sarılık başlangıcı şikayeti ile gitti. Acildeki doktor alerji hapı verip gönderdi. Yani Google'a girip şikayetleri yazarak arama yapsa başka tanılarda bulunabilirdi ama baştan savma iş yaptığı için yazılan bir hapla eve gönderildi. Yazılan haplar alınıp memleketi Kırşehir'in yolunu tutan babam giderek daha da kötüleşince tekrar İstanbul'a döndü. Hastanedeki doktoru Sağlık Bakanlığı'na şikayet ettim. İşini baştan savma yaptığı için.  Sonuç ne oldu bilmiyorum. Umarım başkalarına aynısını yapmaz.  


İstanbul'a dönüşte Esenyurt Devlet Hastanesi'nde çalışan bir tanıdık doktorun (Dr. Erol Vural, ki kendisine her zaman müteşekkiriz) vasıtasıyla çekilen tomogrofilerde pankreasta bir kitle görüldü. Başka bir doktor tanıdık vasıtasıyla da babam Maltepe Üniversitesi Hastanesi'ne yatırıldı. Prof Dr. Abut Kebudi ve Yrd Doç. Dr Uğur Deveci tarafından pankreastaki kitle alınmak için ameliyat yapıldı ancak tümör damarı sardığı için sadece tıkanan safra yolları açılıp tümöre dokunulmadan kapatıldı.


Babam bir haftalık hastanede kalışının ardından taburcu oldu. Ameliyat sonrası nasıl bir yol izleyeceğimiz, tedavinin nasıl ilerleyeceği konusunda hiç bir bilgimiz yoktu. Kanser denilen hastalıkla nasıl mücadele edilebilirdi?  Bu süre zarfında ilk iş ameliyatı yapan doktorla görüşmekti. Hep ayaküstü kapı giriş çıkışlarında bir kaç kelime konuşabildiğimiz doktordan bilgi almak için odasına gittik. O görüşmede Türkiye'de insanlar nasıl doktor katili olduklarını daha iyi anladım. Eğer muhatabınız Profösör ünvanlı bir doktorsa, siz kesinlikle karşısında bir ilkokul öğrencisisiniz. Eğitiminizin, kişiliğinizin, kalitenizin hiç bir önemi yok. Sizi azarlayabilir, fırçalayabilir, küçük görebilir. Bunlar kendisinde haktır. Çünkü haşa o ölülere can veriyor yaa.


Kanser hastalığı ile ilk kez bu kadar yakından yüz yüze kalınca, haliyle radarlar biraz daha açık oluyor. Babamın ameliyat olduğu günlerde de Türkiye'de Kanal D televizyonunda Antalya'da pankreas kanserini yeni geliştirdikleri bir methotla tedavi eden bir sağlık merkezinin haberini seyretmiştim. Tümörün olduğu bölgeye elektronlarla girip ışın teknolojisi ile tümörü etkisiz hale getirdiğini anlatıyordu. Ameliyatı yapan doktora bu teknolojik gelişmeden ve tıp merkezinden bahsedecek oldum. Cümlenin daha ortasında, ''Hayır hayır, olsa ben bilirim. Yok öyle bir şey,'' diye çıkıştı. Cümlemi tamamladığımda da, ''Git babanı Kanal D tedavi etsin o zaman,'' dedi. Başımdan kaynar sular döküldü. Bu lafları eden profesör empati kuramadığı gibi, karşısında babasının derdine derman arayan biri de yok gözünde. Sınıftaki öğrencisi var. Üniversiteler okumuş, Amerika'da master yapmış bir adam olsanız da, o can havli ile neler yapmazsınız ki. Sonra bu tarz bir doktorun cahil biri ile karşılaştığını ve bu üslubu nedeniyle neden 3. sayfa haberlerine konu olduğunu daha iyi anladım.


Profesörün dediği gibi Kanal D'ye gitmedim. Ama bu hastalığa çare olduğunu söyleyen Antalya'daki tıp merkezini aradım. Babamın raporlarını faksladım. Telefonda bölüm başkanını buldum. Asistanı ile görüştüm. Çok garanti bir tedavi yöntemi olmadığı kanaatine varınca da Antalya'ya gitmedik.


Bu süre zarfında şişesi binlerce liraya satılan Japon mantarlarından Muğla'daki bio enerji ile hastaları tedavi eden uzmanlara kadar pek çok tavsiye ve öneriye kulak kabartır olduk. Sizin de başınıza gelince benzer deneyimler yaşayacaksınız.


Modern tıbbın gereği olan kemoterapiye başlamadan önce de kapı kapı dolaşıp çare aradık. Hangi doktorla, hangi hastane ile başlasak ona karar vermemiz gerekiyordu. Önce Anadolu yakasındaki Acıbadem Hospital'i aradık. Kanser hastası hastaya Onkoloji servisi 6 ay sonraya randevu verdi. Olayı Twitter'da şikayet edince hemen aradılar. ''Doktor sayımız az olduğu için ileri tarihe randevu veriyoruz,'' dediler. ''Hasta öldükten sonra mı randevu veriyorsunuz, '' dedim. Kibarca özür dilediler. Araya birilerini soksak herhalde öne alabilirdik. Türkiye'de en büyük sıkıntı da, ne iş yaparsanız yapın mutlaka bir tanıdık kanalı ile gitmek zorunda olmanız. Parasıyla bile yapsanız mutlaka bir referansa ihtiyaç duymanız.     


Medical Park Göztepe Hastanesi'nin Onkoloji bölümünü ziyaret ettik. Kanser hastaları ücretsiz tedavi görme şartları olduğu halde her bir kemoterapi seansında doktor parası adı altında 200 lira para aldıklarını söylediler. İtiraz ettik. ''Doktor gelip hastanın başında mı duruyor? İlacı zaten hemşireler veriyor,'' dedik. ''İşinize gelirse'' der gibi bir cevap verdiler. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'nü arayıp şikayet ettik. ''Önce parayı ödeyin, sonra makbuzlarla şikayetçi olun,'' dediler. O sıkıntılı günlerde, sadece gülebildim.


Bu arada her gittiğimiz hastanede araya birilerini sokup referansla gidiyoruz. Doktorların yüzde 90'ında bir özellik var. Asla sizinle insani bir ilişki kurmamaya ayarlılar. Mesela Doktor Ahmet Bey'in selamı ile Dr Mehmet Bey'e gidiyoruz. Dr Mehmet bizi karşıladığında, ''Dr. Ahmet'in selamı var. O gönderdi,'' dediğinizde tövbe billah ''Oooo Dr Ahmet nasıl, iyi mi?'' deme ihtiyacı duymuyorlar. Allah korusun insanı bir ilişki kurarlarsa başlarına ekşiriz. Nitekim tanıdıkla gittiğimiz doktorların yüzde 80'inden herhangi bir ayrıcalık görmedik. Çünkü onların gözünde hastasın ve hepimiz aynıyız.


İstanbul'la sınırlı kalmadık. ''Pankreas kanserinin bir numaralı doktoru Ankara'da,'' dediler. Elimizde raporlarla eşim, annem ve babamla Ankara yoluna düştük. İlk doktor çok ünlü rahmetli bir siyasetçinin de doktoruydu. Raporları inceledi. O güne kadar babama hastalığının detaylarını anlatmamıştık. Kendisinden de rica ettik: ''Kanser olduğunu söylemedik, siz de bir zahmet direkt söylemeyin.'' Ama doktor, ''Ahmet Bey biz size doğruları söylemekle mükellefiz. Siz de gerçekleri bilmesiniz,'' diye lafa girdi. Sonra da bize babamı 30 bin lira karşılığı ameliyat edeceğini ve tümörü alabileceğini söyledi. ''Daha önceki doktor da profesördü, o açtı alamadı siz nasıl alacaksınız,'' dedim. ''El mahareti denen bir şey var,'' dedi. ''O alamaz, ben alırım,'' diye ısrar etti. Babam vefat ettiği güne kadar, o doktorun moralini bozduğunu her fırsatta dile getirdi.


Kafamızdaki soru işaretleri daha da arttı. Ankara'da ikinci bir doktor olarak Prof. Şuayib Yalçın'ın ismini vermişlerdi. Kendisi Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı'ydı ve bu kez bir önceki doktorun ifadelerinden ötürü morali bozulan babamı yanımıza almadan sadece raporlarla birlikte doktorun ofisine gittik. Belki yarım saate yakın ofiste kaldık. Muayhane akşamın beşi olmasına rağmen tıka basa doluydu. O kadar kişi arasında sekreterden makbuz istemek sadece eşimin aklına geldi. Sekreter biraz zoruna gitse de makbuzu verdi. Doktorun söyledikleri daha önce duyduklarımızdan çok farklı değildi. Doktora hiç de ihtiyacı olmamasına rağmen, iş bolluğu dileyip muayhaneden ayrıldık.   


Ankara macerasından sonra geri İstanbul'a döndük. Bu kez devlet hastanelerinin yolunu tuttuk. Bir tanıdık vasıtasıyla Kartal Devlet Hastanesi Başhekim Yardımıcısı olan doktora ulaştık. Doktor rapora bakıp prosedürü uygulamaları için biopsi istedi. Ancak ilk ameliyatı yapan doktor yayılma riskine karşı biopsi almamıştı. Biopsi olmaksızın da devlet hastanesinde sigortarlı dahi olsa hasta ücretsiz tedavi göremiyordu. Bir nevi ilk ameliyatı yapan hastaneye muhtaç olmuştuk.  


Sonraki durağımız Ümraniye Devlet Hastanesi oldu. Bu kadar süreç içinde görüştüğümüz doktorlar içinde en insaflısı ve can-ı gönülden yardım için çalışanı Ümraniye Devlet Hastanesi'nin acil servisinde genel cerrahlık yapan yapan Dr. Suat Aktaş oldu. Başının kalabalıklığına, acil servisin dolup taşmasına rağmen odasında getirdiğimiz CD'leri, raporları inceledi. ''Biri açıp bakmış tümörü alamamış, diğeri raporlara bakıp 'ben bunu alırım ' diyor. Bence rapora bakıp bunu alırım diyene güvenmeyin,'' dedi. O ana kadar 'acaba ameliyat yaptırsak mı?' sorusu da böylece seçenek olmaktan çıktı. Ankara'da vizite ücreti ödeyip saatlerce kapısında beklediklerimizden öğrendiklerimizin aynısını, hatta daha fazlasını devlet hastanesinde can siperhane çalışan Dr. Suat'tan öğrendik.


Bir taraftan da devlet hastanelerinde tedavi imkanı oluşturabilmek için biopsi alınması seçeneğini araştırdık. Lise arkadaşım Dr. Barış Yılmaz'ı aradım. Sağolsun ilgilendi. Biopsi için iki seçenek verdi. Ancak babam biopsi ile  daha fazla eziyet çeksin istemedik.


Artık karar verme zamanıydı. Kanser hastalığında öncelik vermeniz gereken şey, bir doktora güvenip kendinizi teslim edip yola devam etmek. Çünkü bu illet son 50 yıldır aynı yöntemlerle tedavi ediliyor. Önce kemoterapi, sonra radyoterapi ile hastanın ömrü biraz daha uzatılıyor. Bu arada verilen kemoterapi ile sağlam organlar çürütülüp hasta bambaşka bir sebepten Hakk'ın rahmetine kavuşuyor. İş hastada bitiyor, tedavi yöntemleri ve prosedürler bir birinin kopyası. Ankara'daki doktor ''Hastalıkta ömrü Allah biçer ama genelde bu tarz hastalar 10-12 ay arası yaşar,'' demişti. Babam kendisini çok sevdiği köy hayatına vermesi ve annemin özenli bakımı ile 2.5 yıla yakın yaşadı.


İstanbul'da özel hastaneler, devlet hastaneleri, bir haftalık Ankara ziyareti sonrası kürkçü dükkanına geri döndük. Yani Maltepe Üniversitesi Hastanesi'ne. Aynı hastanenin genel cerrahi ameliyatı yaptığı için onkoloji servisinden Dr. Orhan Türken biopsiye ihtiyaç duymadan tedaviye başlayabileceğini söyledi. Babam Ağustos 2012'de önce beş hafta sürecek radyoterapi, sonra da haftada bir gün alınmak üzere kemoterapi seansı başladı. Tedavinin başladığı tarihten vefat ettiği ana kadar da babamın en çok güvendiği ve inandığı doktor Dr. Orhan Türken oldu.  Kansere karşı mücadelesini son dakikaya kadar sürdürdü. Umudunu hiç yitirmedi. Hep tamamen iyileşip eski günlere döneceğine inandı. Taaki artık kanser diğer organlara da yayılıp kendisini güçsüz düşürdüğü Ağustos 2014'e kadar. Önce idrar yollarındaki tıkanıklık nedeniyle bir ameliyat geçirdi. Bu ameliyattan sonra da toparlanamadı. 22 Eylül 2014'te tekrar hastaneye yatırıldı. Tedavinin başlangıcından sonuna kadar yanında olan ve her türlü imkanını seferber eden ağabeyim, artık babamın durumunun iyi olmadığını söylediğinde, artık nasıl bir son için İstanbul'a yola çıktığımın farkındaydım. Son bir ay hastanede büyük acı ve sıkınıtılarla geçti. Sabahlara kadar ağrıdan inleyen babam, başında ağrılarına bir çare olmayan dört oğlu ve cefakar eşi. Hastanede yine evlere şenlik pek çok şey yaşadık. Önce babam sondası düzgün takılmadığı için hasta haliyle 2 gün tuvalete gitmeye kendini zorladı. Sonra bir türlü odanın yolunu bulup gelemeyen hastabakıcılar ve hemşirelerden şikayetçi olup başhekime email yazdım. Babamın 2.5 yıllık hastalığı süresince ağabeyimle şikayet etmediğimiz kurum, kuruluş kalmadı. Sağlık Bakanlığı'ndan İl Sağlık müdürlüğüne, milletvekillerinden beyaz masalara kadar. Yukarıda yazdıklarımı ve daha fazlasını TBMM Sağlık Komisyonu Başkanı'na ödenen faturaları ile birlikte ilettim. Bana verdiği cevap, ''Konuyla ilgili benim yapabileceğim bir şey maalesef yok. Ancak hukuki anlamda takibini yapabilirsiniz,'' oldu. Ya tuz koktuysa dedikleri durum yani...


Babamın acıdan sabahlara kadar kıvrandığı günlerden birinde doktoru Genel Cerrah Yar. Doç. Dr. Uğur Deveci,''İnce bağırsağı mideye direkt bağlamamız lazım. Eğer bu ameliyatı yaparsak ömrü 1-2 ay uzatırız, yapmazsak 1 hafta içinde kaybederseniz,'' dedi. Siz olsanız ne yapardınız? Bizle geçirdiği süre ne kadar uzarsa o kadar iyi olur düşüncesinden hakeretle kabul ettik. Ancak dört kardeş hiçbirimiz bu ameliyatın bir işe yarayacağına inanmadık. Çünkü son bir aydır ağzına bir şey koymayan babamız, 50 kiloya kadar düşmüş ve böyle bir ameliyatı kaldırmasına imkan yoktu. 'Gerçekten hastanın sağlığı için mi, yoksa para kazanmak adına mı yapıldığı?' soru işaretleri kafamızda ameliyatı kabul ettik. Babam ameliyatı oldu 2 gün yoğun bakımda kaldı.


Can havliyle son ameliyatın parasını-pulunu da konuşmadık. Ama Allah başınıza vermesin, benzer bir durumla karşılaşırsanız doktorla direkt pazarlığınızı yapın. Zaten doktor da bir tanıdığın çok yakın arkadaşıydı. Ameliyata sağlık gerekçesiyle gerekli olduğu, bu işi sırf para kazanmak için yapmadığı düşüncesine kendimize inandırdık. Taa ki babamın cenazesini alıp mezarlıklar müdürlüğüne götürmek için işlemleri yapana kadar. ''10 bin lira ödemeden cenazeyi teslim edemeyiz,'' dediler. Doktor tanıdık tarifesi uygulamıştı!!! Babamı 1-2 ay ömrü uzar diye yapılan ameliyattan 6 gün sonra 22 Ekim 2014'te kaybettik.


Geriye yüzümüzü hem gülümseten anıları, hasta yatağında bile yaptığı esprileri ve güleç yüzü kaldı. Ölmeden bir kaç hafta önce, ''Youtube'den çalmamı istediğin bir türkü var mı baba,'' diye sormuştum, ''Aşık Mahsuni Şerif'ten Yiğit Muhtaç Olmuş Kuru Soğana'' parçasını istedi. Parçayı yotube'dan çaldım ve ben babamın ölmeden önce istediği son parçayı çaldığımı biliyordum. Gözyaşlarımı gizledim ve şimdi geriye dönüp 2 yıllık hastalık sürecine baktığımda, ''Babamı kuru soğana değil ama sağlık sisteminin kapitalist dişlilerine kaptırmışlarına muhtaç ettiğimizi'' düşündüm. Mekanı cennet, ruhu şad olsun. Çok sevdiği parçayı bir kez de burda çalayım, sizler de dinleyin. Ruhuna bir Fatiha okuyun.