Ali Günertem

ABD'deki ilk ve tek İngilizce yayım yapan Türk dergisi TurkofAmerica'nın Yayın Danışma Kurulu üyesi olan Ali Günertem, aynı zamanda Türk Amerikan Dernekleri Asemblesi Başkan danışmanı. İstanbul merkezli dış ilişkiler üzerine strateji ve araştırmalara yer veren Turkish Policy Quarterly yayınında editöryal danışman olarak görev yapan Günertem, aynı zamanda telekom sektörünün tanınmış firmalarından birinde üst düzey yönetici olarak görev yapıyor.

2020 Olimpiyat Oyunlarını Aldık! Ya Sonrası

E-posta Yazdır

Medeniyetin en önemli  fenerlerinden biri olan Yaz Olimpiyatlarının İstanbul tarafından organize edilmesini düşünmek bile heyecen verici.  İstanbul bu şöleni düzenlemek için akla gelebilecek dünyanın en güzel şehirlerden biri, Türkiye’nin kalbi. kültürel olarak asırlarca değişik medeniyetleri misafir etmiş olan İstanbul’un yaz olimpiyatlarını şimdiye kadar misafir etmemiş olması zaten başlı başına ilginç bir durum.  Bugün Orta Doğuda liderliğe oynayan ve yakın gelecekte dünya güçlerinden biri olmaya soyunmuş  Türkiye için olimpiyat düzenlemiş olmak toplumun kendine olan güveninin artması için büyük bir artı.

 
Olimpiyat düzenlemek sadece bir spor şöleni düzenlemek değildir.  Ev sahibi  ülkenin bazı tabuları aşmış, toplumsal barışı bulmuş , eğitim seviyesi artmış, insan haklarına saygı ve düşünce özgürlüğünün tamamıyla herkes tarafından kabul edilmiş bir yer olması; bunlar tam olarak yerine oturmuş olmasa bile ülkenin bu raya oturmuş ve ufak bir itekleme ile bitiş çizgisine ulaşabilme şansı olması gerekir.  Bütün bunların yanında ev sahibi ülkenin terörle işinin bitmiş olması şarttır.  Sadece bu normlar bile olimpiyatların İstanbulda yapılmasının Türkiye için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Olimpiyatlar sadece bir spor şöleni olarak görülüp yukarıda yazdıklarım iskalanırsa hüsran büyük olur.
 
Olimpiyat düzenlemek büyük bir yatırımdır. Hem kültürel  hemde mali olarak büyük özveri gerekir. Bu işe eli değen herkesin içinin olimpiyat aşkı ile dolu olması bu heyecanı yaşaması çok önemlidir.
Olimpiyat demek Atletizm, Yüzme ve Jimnastik demektir. Bu spor dalları olimpiyat oyunlarının kalbinin attığı yerlerdir. Bu müsabakaların yapıldığı yerler en görkemli yerler olmalıdır çünkü bütün dünya toplu olarak bu üç spor dalını seyreder. Geriye kalan spor dallarıda meraklısına göre değişir. Hepsi ayrı ayrı önemlidir. Ev sahibi ülkenin bu üç spor dalında da madalyaya mücadele edecek sporcuları şimdiden hazırlanacak programlarla yetiştirmesi gerekir.  Olimpiyata ev sahibi yapan ülkenin en az 20/25 toplam madalyaya aday olması lazımdır. 8/10 madalya bunu kesmez.  
 
Mesela 2004 Atina Olimpiyatlarında 32’si altın, 17’si gümüş, 14 bronz olmak üzere 63 madalya kazanan Çin, kendi ülkesinde düzenlediği 2008 Pekin'in olimpiyatlarında 51 altın, 21 gümüş ve 28 bronz olmak üzere, toplam 100 madalyayla oyunları lider tamamladı. 
 
Yine aynı oyunlarda Amerikalı yüzücü Michael Phelps tek başına 8 altın madalya kazanmışken, Türkiye 1 altın, 4 gümüş ve 3 bronz ile 81 ülke arasında 37. sırada yer aldı. 
 
2004 olimpiyatlarına ev sahipliği yapan Yunanistan’ın performansı da 6 altın, 6 gümüş, 4 bronz olmak üzere 16’da kalırken 71 ülke arasında 15. sırada yer aldı. 
Son 24 yılda olimpiyatlara ev sahipliği yapan ülkelerin performansına bir göz atalım. 
1988 Seul Olimpiyatlarında Güney Kore madalya sıralamasında 4. oldu
1992 Barselona Olimpiyatlarında İspanya madalya sıralamasında 6. Oldu.
1996 Atlanta Olimpiyatlarında ABD madalya sıralamasında 1. oldu.
2000 Sidney Olimpiyatlarında Avustralya madalya sıralamasında 4. oldu.
2004 Atina Olimpiyatlarında Yunanistan madalya sıralamsında 15. oldu.
2008 Pekin Olimpiyatlarında Çin madalya sıralamasında 1. oldu.*
 
Yunanistan dışında yarışta çok gerilerde kalan başka ülke yok. Geçen yıl Trabzon’da düzenlenen Avrupa Gençlik Olimpiyat oyunlarında 49 ülke arasında 20. Olduğumuzu hatırlatmakta da fayda var. 
 
Bizim spor kültürümüz ile alakası olmayan bir sürü spor dalı olimpiyat programında vardır. 
Çim Hokeyi, Polo, Badminton, Pentatlon, Ritmik Jimnastik, Softbol alanlarında Türkiye’nin uluslararası arenada söz sahibi olmadığı spor dallarından biri. 
 
Bu popüler olmayan sporların eğitimine hemen başlanması ve toplumun bilgilenmesi sağlanmalıdır.  Yani kısaca olimpiyat sadece  inşaat yapıp organize etmek değil aynı zamanda  kültürel bir yenilenme girişimidir.
Türkiye için çok faydalı olacağını düşündüğüm olimpiyatlar için içerde hemen yapılması gerekenler Atina 2004 de neler olduğunun araştırılması (Yunanistan’ın ekonomik çöküşunda olan payı) ve Formula yarışının İstanbul’da niye devam edemediğidir. 
 
Bu soruların cevapları çok önemlidir. Dışarıda ise İstanbul 2020’nin lobisini yapacak tanınmış Türkleri bir araya getiren ekip hemen kurulmalıdır. Bu kadro siyasi bir kadro değildir, her yelpazeden insanın olması gerekir. Bana göre bu işe soyunması gereken ve bizzat ülkeyi temsil edecek isimlerin başında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Olimpiyat Şampiyonu Halterci Naim Süleymanoğlu, atlet Elvan Abeylegesse, yazarlar Elif Şafak ve Orhan Pamuk, müzisyen Fazıl Say ve CocaCola CEO’su Muhtar Kent, NBA oyuncusu Mehmet Okur veya Hidayet Türkoğlu. Bu ekip 7 Eylül 2013, Buenos Aires olimpiyat şehri seçim gününe kadar dünyanın her tarafında Türkiye’yi tanıtmalıdır.
Tanıtım işinden sonra altyapıya ağırlık verilip madalya sıralamasında ilk 10’a girecek sporcu kaynağına sahip olunmalıdır. 
 
 * http://www.bskoc.com
 

Ali Günertem - 1 Haziran 2012

Twitter'dan takip etmek icin @aligunertem

Yurt Dışında Yaşayanlar 112 Hızır Acil Servis Ne İşe Yarar Biliyor mu?

E-posta Yazdır

Yurt dışında yaşayan biz Türkler için en büyük sıkıntılardan biri de, ülkemize gittiğimizde kurumların nasıl işlediği ile ilgili yeterli bilgiye sahip olamamaktan kaynaklanan sorunlardır. Devlet kurumlarıyla yapılması gereken resmi işlemler mutlaka birilerinin yardımıyla yapılması gerekir

 
 
Şimdi, sizlerle hiç kimsenin başına gelmesini istemediğim ama bilmenizde fayda olan bir hikayeyi  paylaşmak istiyorum. Türkiye'desiniz ve bir yakınınızı kaybettiniz. Türkiye'de bu işlerle ilgilenmesi gereken kişi de sizsiniz. Cenaze işlemleri, mezar yeri bulunması, defin işleri vesaire
 
Uzak kaldığınız ülkenizde bu işlerin nasıl yapılacağını bilmenize de imkan yok. Eğer daha önce bir tecrübeniz olmamışsa. Aşağıdaki hikaye bir arkadaşımın yaşadığı gerçek bir olay. Olayın kahramanı kişi İzmit'te yaşıyor ve anneannesini İstanbul'da bir hastanede kaybediyor. Bırakın Amerika'dan gelen bir Türk olmayı, Türkiye'de farklı bir şehirde yaşıyor olsanız dahi yaşaması güç bir durum: 
 
 
1 Nisan 2012 Kocaeli Gece yarısına gelmeden arkadaşımın anneannesi evinde aniden rahatsızlanıyor. Aile hemen 112 Acil servisini arıyor ve hanımefendi gelen ambulans ile Kocaeli Devlet Hastanesi'ne getiriliyor.  Hasta yatırıldığı odada soluk alma zorluğu çekerkendoktorlar aileye hastanın yoğun bakıma alınması gerektiğini ama hastanede boş bir yoğun bakım odası olmadığı haberini veriyorlar. Hastane yetkilileri kendilerine 112 Acil'e haber verildiği ve 112'nin en yakın hastanede boş bir yoğun bakım odası aradığını söylüyorlar
 
Ertesi sabah 5:30 gibi aile hastaya boş bir yoğun bakım odası bulunduğu haberini alıyor ve şaşkın bir şekilde 112 Acil'den gelen ambulans ile İstanbul’a doğru yola çıkıyorlar. Kocaeli ve çevresinde oda bulamayan 112 Acil araştırma çemberini genişleterek ilk boş odayı Zeytinburnu'nda özel bir hastane buluyor ve hastayı oraya sevk ediyor.
 
Hemen yoğun bakıma alınan hasta 5 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra 6 Nisan 2012'de vefat ediyor. Kocaeli'de ikamet eden aile İstanbul'da rahmetliyi nasıl Kocaeli'ne geri götüreceğini düşünürken özel hastane yetkilileri, hastane masraflarının 112 Acil (devlet) tarafından ödendiği, hiç bir borç olmadığı ve rahmetlinin cenaze işlemlerinin yapılması için Zincirlikuyu Mezarlığı'na sevk edilmek üzere hazırlandığı haberini aileye veriyorlar. 
 
Hastanın vefatı ile 112 Acil'in sorumluluğu bu aşamada bitiyor. Mezarlıklar Müdürlüğü tarafından Zincirlikuyu Mezarlığı'na getiren rahmetli yıkanıp tabuta konulduktan sonra son yolculuğuna çıkmak üzere cenaze aracına yerleştiriliyor. Cenaze hiç bir ücret alınmadan Kocaeli'ne sevk ediliyor. Mezarlık yetkililerine ödeme yapmaya  çalışan arkadaşıma bu hizmetin belediye tarafından ücretsiz olarak yapıldığı söyleniyor.  Cenazeyi alan arkadaşım bahşiş vermek istese de burada bahşiş alınmadığı ve dışarıda ihtiyacı olan bir aileye bağış yaparak kendisinin bu borcu ödemesi tavsiye ediliyor.  Şaşkın bir şekilde rahmetli anneannesini alan ve Mezarlık Müdürlüğü yardımı ile Kocaeli'ne geri getiren aile, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi mezarlıklar müdürlüğü  tarafından masrafları karşılanan cenaze töreni ile anneanneyi toprağa veriyor.
 
Canım arkadaşım, sevgili anneannnenin mekanı cennet olsun. Sana ve ailene sabır diliyorum.
 
Bu hikayeyi neden mi paylaştımğ başınıza böyle bir durum gelirse, nereyi aramanız gerektiği ve nelerle karşılaşacağınızı bilmenizi istedim. Türkiye'de 112 diye bir servis var. Belki günlük yaşantıda eksikleri, yanlışları da oluyordur. Ancak böyle bir hizmeti veriyor olması çok önemli ve paha biçilmez. 
 
Ali Günertem - 6 Mayıs 2012

Twitter'da takip etmek için @aligunertem

Türkiye’nin Markalaşma Çabasına Kadın Eli Değmeli

E-posta Yazdır

Gurbette yaşadığımızdan Türklerin yaptığı işlerle daha ilgiliyiz. Şu anda önümde iki proje var ikisi de Türkiye’nin dünyada markalaşmasına inanılmaz katkıda bulunabilecek projeler. Daha da önemlisi bu iki girişimde Türk kadın girişimciler tarafından yapılıyor. İkisi de havalanmaya hazır sadece depolarına benzin koymak lazım.

İlk proje Müge Karslı tarafından yapılan ve sunulan Feast Delight adlı yemek programı. ABD TV’lerinde ilk defa Türk mutfağı ile ilgili bir program yapılıyor. Bu program PBS adlı daha çok eğitim ve kültüre ağırlık verenTV kanalında  gösteriliyor ve milyonlarca insana ulaşıyor. Feast Delight şu anda ilk sezonunu 2011’de bitirdi ve çok başarılı oldu. 2012 sezonu Türkiye’de çekilecek ve Eylül ayında yayına girecek. 

Müge Karslı Türkiye’de çekilecek programlarda İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon / Samsun, Erzincan ve Bodrum’a gitmeyi planlıyor. Türk yemekleri haricinde otelleri, restorantları, Türk ahçılarını da tanıtacak olan programın amacı Türk mutfağını, yemeklerini Amerikalılara tanıtmak.

İkinci proje Gizem Salcıgil’e ait. Türkiye’yi bireylerin katılımı ve sosyal medya aracılığıyla daha etkili tanıtmayı amaçlayan ve uluslararası dijital bir kahve evi olan Turkayfe’nin kurucularından olan Salcıgil  Türkiye’yi ve en önemli kültürel miraslarından biri olan ‘Türk Kahve’sini kültürel etkinlikler serisi çerçevesinde  Amerikalılara tanıtmayı amaçlıyor. Daha geniş bir hedef kitlesine ulaşabilmek için ‘Mobil Kahve Evi’ projesiyle ABD’nin 9 büyük şehrine seyahat ederek Türk kahvesi ikramı ve tanıtımın yapılmasını hedefliyor. Bir çok ABD’linin tercih ettiği ve güvendiği bir servis olan şehir merkezlerinde özellikle öğlen vakti gördüğümüz yemek-içecek dağıtım arabaları ABD’de kültürün bir parçası olup, özellikle büyük şehirlerde köşe başlarında hizmet vermektedir. Amaç, bu aracın bir benzerini Türk kahvesi ve Türkiye’yi tanıtıcı görsellerle giydirerek Amerikan toplumuyla daha yakın bir iletişime girmek.

4 Nisan 2012 tarihinde faaliyete geçmesi hedeflenen mobil kahve evi ve belirlenen dokuz ana şehirde düzenlenecek turla Amerikalılara tanıtılacak. Tura dahil olan şehirler

Boston, New Haven, New York, Washington, DC ,Pittsburgh, Cleveland, Colombus, Indianapolis, Chicago.

 

Bu iki girişim de 310 milyon insanın yaşadığı Amerika Birleşik Devleti’nde Türkiye’yi marlaştırmak şansına sahip. Bugün bir Yunan yoğurdu veya salatası, İtalyan makarnası veya kahvesinin büyük bir marka değeri var. Sokaktaki en averaj adam bile Yunan salatasını veya Cappucinoyu biliyor. Çok başarılı iş adamlarına sahibiz ve piyasada bir çok ürünle varız ama bir Türk markasına sahip değiliz. Umarım bu iki proje bize bu şansı verecek.

 

21 Şubat 2012

Washington, DC

Ali Gunertem'i Twitter'dan takip etmek icin

@aligunertem

Amerika Süper Gücünü Kayıp mı Ediyor, Bize mi Öyle Geliyor?

E-posta Yazdır
Geçen akşam CNN'de Erin Burnett'in ''OutFront'' programında Google CEO’su Eric Schmidt’i dinliyordum. Herkesin ABD ekonomisinin hala çok zor bir dönemin içinde olduğunu konuştuğu, kara tünelin sonundaki ışığın hala görünmediği ve Wall Street göstericilerinin Time Dergisi'nde yılın kişisi seçildiği bir dönemde kendisi ABD nin geleceğinden çok ümitli olduğunu söylüyordu. Hala dünyanın en iyi araştırma yapılan üniversiterinden 18 tanesinin ABD'de olduğunu, ABD'nin hala dünyanın yenilikte / icat’ta bir numara olduğunu, ABD'nin yenilik merkezi olduğunu, her an bir iki gencin yeni bir Google / Twitter veya Facebook ile ortaya çıkabileceğini söyledi.
Geçen ay yine CNN'de Piers Morgan’nın programına katılan NY Times yazarı Tom Friedman da Çin için “Onlar ne kadar bizden hızlı teknoloji çalarsa çalsın ABD'de aynı hızla üretiyor,” diyordu.

ABD başkan seçimi ön tartışmalarında en önemli konu ekonomik sıkıntı. Irak savaşının bitmesi, Osama’nın öldürülmesi Başkan Obama için faydalı bir iki not, ekonomi de bir kıpırdanma olmazsa işi zor.

Bence yıllar önce küreselleşmenin başlaması ile ABD maliyeti daha ucuz diye Amerikan vatandaşlarının yapabileceği işleri başka ülkelere göndermekle en yanlış işi yaptı. Çin’i dünyanın üretim dinamosu, Hindistan'ı da dünyanın teknik servis merkezi olmasına yardım etti. İşsizlik artmış durumda ve bir çok Amerikan işi başka ülkelerin vatandaşları tarafından yapılmakta. Kasım 2011’de açıklanan verilere göre ABD’de işsizlik oranı yüzde 9.

ABD’nin dev şirketleri müşteri servislerini, araştırma-geliştirme merkezlerini Hindistan gibi işçilik maliyetinin daha düşük olduğu ülkelere kaydırmış durumda.  Time Warner, AOL, AT&T ve MegaPath gibi telefon ve internet sektörünün önde gelen şirketlerinin müşteri hizmetleri Hindistan’dan yapılmakta. ABD’den müşteri hizmetleri arayan biri, telefonda karşısında Hindistan’tan bir yetkiliyi bulmakta. Teknik destek çok zor bir seviyede olmadığı sürece oradan idare edilmekte.

İşleri dışarı gönderen şirketler arasında havayolu şirketlerinden bankalara kadar pek çok şirket bulunuyor. Delta Airlines, HSBC, Verizon, Cisco, Capital One ve Alcoa gibi 400’den fazla şirket Hindistan’da iş yaptırtıyor. Son zamanlarda Amerikalı tüketicinin bu durumdan memnun olmadığı ortaya çıktı. Kültürel fark, lisan zorluğu ve işlerin zamanında yapılamaması bu şirketlerin işlerini ABD’ye geriye getirme dönemine başladıklarını gösteriyor.

Bu dönemde gelişmekte olan büyük ekonomilerin bundan büyük bir fayda gördüğü tartışılmaz. Öğrenilen teknik bilgi ve beceri inanılmaz. Bu büyük ekonomiler deyince aklımıza hemen Çin ve Hindistan geliyor. Bu iki ülkede toplam olarak 2.5 milyar insan yaşıyor ve küreselleşmenin en hızlı olduğu dönemde bu insanlar küresel ekonomiye entegre oldular. Bu entegrasyon aslında kolay olmadı sancıları çok fazla. Şu andaki petrol fiyatları bu sancının en gözüken kısmı. Bütün bu gelişmelerin daha açık bir dille anlatımı, zaten kısıtlı olan enerji kaynaklarının daha fazla ve hızla tüketilmesidir. Gelişmekte olan ülkelerin enerji pastasından yeni dilimler koparmak için piyasaya adım atmalarıdır.

İnsanoğlu enteresan bir zaman diliminden geçiyor. Batı dünyası şu anda gelişen büyük ekonomilerin yaptıkların yıllar önce yaptı. Ve şu anda bunlardan neyin doğru neyin yanlış olduğu ortada. Sorumsuz tüketimcilik akımı ABD’de başladı ve yine ABD’de bitip insanların yaşamak için başka doğal kaynaklara yönelmesi ile değişik bir yöne gitmeye başladı. Basit olarak söylersek zaten bugün dünyayı tüketmiş durumdayız. Her geçen gün çocuklarımızın cebinden yiyiyoruz. Çin ve Hindistan’ın küresel entegrasyonuna bakıyorum gayet  sorumsuz bir şekilde geldiler. Aklı başında olan insanlar buna şimdiden çare aramaya başladılar. Yakın gelecekte küçük alanda kendilerini yaşatacak ekonomik yapılanmayı kuruyorlar ve alternetif enerji kaynaklarını hayata geçirmeyi başlattılar.

Bu gelişmenin başında olan ve tüm potansiyelini yakalamamış olan Türkiye iyi bir planlama ile yakında patlayabilecek ekonomik sıkıntılardan daha az yara alarak çıkabilir. Ancak gördüğüm kadarıyla Türkiye de Hindistan ve Çin gibi kontrolsüz ve eğitimsiz büyüyor. Bu planlamada kişisel eğitim çok önemli, sonunda hem planlamayı hem de tüketmeyi kişisel olarak yapıyoruz. Eğer kısıtlı kaynakların kullanımında yetişen nesli bilinçlendirmez, sorumluluk sahibi kamu ve özel kuruluşlar harekete geçirmezse çok geç olabilir.

Ali Günertem'i Twiiter'da takip etmek için @aligunertem

Swissair’e Ne Oldu? THY'nin Alması Gereken Dersler

E-posta Yazdır
Swissair’i hatırlayan var mı? Muhakkak vardır. Mart 2002 de uçuşlarını durduran Swissair yıllardır İstanbul Zürih arasında ve Zürih'ten sonra da Türkleri dünyanın başka köşelerine taşıyan dünyanın en iyi hava yoluydu.

Geçenlerde çok sevdiğim büyüğüm Altan Edis ile yazdığım ''Aktif Lider Profilinin Türk Dış Politikasına Etkisi'' başlıklı yazı üzerinde yazışıyorduk. Ben yazıda Türk Hava Yolları için “Türk Hava Yolları’nın bir diplomasi aracı olarak kullanılmasına kadar da pek çok yeniliğe tanık oluyoruz” tesbitini yapmıştım.

Altan ağabey benim bu tesbitime “THY gerçekten başarılı bir çizgiye ulaştı. Ancak büyüme hızı beni biraz endişelendiriyor. Biliyorsun hava yolu işletmeciliği riskli sektörlerdendir. Daha doğrusu ekonomik dalgalanmalardan kolaylıkla etkilenebilecek bir yapıya sahiptir. Başka bir deyimle, küçülme esnekliği en düşük olan sektörlerdendir. Dünya devi pek çok şirketin geçirdiği sıkıntıları birlikte yaşadık, yaşıyoruz. En tipik örneklerinden birisi Swissair. Bu nedenle "Politik Araç" olarak kullanılması görüşüne katılmakta zorlanıyorum. Yan ürün olma etkisi kuşkusuz vardır; fakat amaç olarak ön sıraya almak yanlış olur” diyerek cevap verdi.

Buradan yola çıkarak eskiden İstanbul'dan Washington’a devamlı uçtuğum ancak son zamanlarda hiç aklıma gelmeyen Swissair’i merak ettim. Havacı uzmanı değilim, hava yolu işlerinden hiç anlamam ama çok seyahat ettiğimden ve uçaklar içinde bolca vakit geçirdiğimden dolayı ilgi alanıma girer.

Swissair hikayesi Mart 1931 de iki İsviçre hava yolu markası olan Ad Astra-Aero ve Balair birleşmesi ile başlar. 13 uçak ve 64 çalışanı ile Zürih merkezli olarak 4 yerli ve 14 uluslararası uçuş hattına sahıpken, çok kısa zamanda uçak kadrosunu yeniliyerek başlangıçta 18 olan uçuş hatlarını neredeyse bütün Avrupa ve çok uzun uçuşlar olan Taipei, Ho Chi Minh City, Manila, Osaka, Johannesburg, Santiago de Chile ve Rio de Janeiro gibi hatlar da ekledi.

Swissair 1968'de Avrupa'nın hepsi Jet olan uçaklara sahip olan üçüncü hava yolu ünvanını aldı. Hızla büyümeye devam eden Swissair 1991'de ilk defa havacılığın çevreye olan etkisiyle ilgili bir rapor hazırladı. 1999'da hava işletmeciliği tarihinde ilk olarak Zürih'ten ülke dışına uçan uçuşlarda organik yemek servisine başlayan  Swissair bu yenilikler, girişimler ve kaliteli servisi ile dünyanın en iyi hava yollarından biri olarak kabul edilmeye başlandı. Bütün bu iyi gelişmeler sürecinde Swissair'de havacılığa ait olan problemlerden payını aldı. En iyi uçuş güvenlik siciline sahıpken 1998'de New York'an kalkan McDonnell Douglas MD 11'in Kanada kıyılarında Nova Scotia üzerinde düşmesi ve 215 yolcu / 14 müretebatı ile yok olması yolcu güvenini sarstı ve ekonomik inişi başlattı.

11 Eylül 2001'de New York’a yapılan terörist saldırından sonra zarar etmeye başlayan bütün Amerikan hava yolu şirketleri gibi Swissair de tarihe geçen bu saldırıdan gelen ekonomik zararı önleyemedi. Bu saldırı olmadan Ocak 2001'de genişleme yolunda büyük adımlar atmış olan Swissair Avrupa dışında Amerikan Delta Hava Yolları, Singapore Hava Yolları ve Avrupa içinde Air Littoral, Austrian, Volare,  Alman Charter LTU, Air Europe, LOT Polish Airlines, TAP Air Portugal ve Turkish Airlines ile anlaşmalar yapmış ve Qualiflyer Grup oluşturulmuştu. Bu grubun bazı önemli şirketleri zaten ekonomik sıkıntı içinde olduğundan bu ekonomik sıkıntı bütün müttefik şirketleri etkilemeye başladı.  Swissair’in başarılı formula bu hava şirketlerine uymayınca  birlik içinde problemler oluşmuş, bu problemler büyümekte olan Swissair için tehlike çanlarının çalmasın neden olmuştu.

23 Ocak 2001'de Qualiflyer Alliance ve Swissair büyümesinin mimarı olan Swissair CEO'su Philippe Bruggisser istifa etti. 1 Şubat’ta Swissair’i kurtarmak için atılan adımlarda  AirPortugal’ın %34 ve Türk Hava Yollarının %51 alınması durduruldu. Bütün bu sorunlara rağmen 2001'de Swissair markasının başarıları devam etti ve Swissair iki “Dünya Seyahat”  ödülü, bir “Dünya çapında En iyi Economi Class” ve bir de “En İyi Avrupa Havayolu” ödüllerini kazandı.

11 Eylül 2001 olayları Swissair’i beklenenin üzerinde bir ekonomik sıkıntıya soktuğundan dolayı Swissair İsviçre hükümetine para yardımı için müracat etti. Hükümet tarafından verilen €300 Milyon ile Swissair 27 Ekim 2001'e kadar uçabilmeyi garanti altına aldı. 8 Ekim'de yenilenmeye gideceğini açıklayan şirket bir çok çalışanının işine son vermek zorunda kalırken yeni şirketin adını Crossair olarak açıkladı. 17 Ekim'de İsviçre Parlementosu yeni şirkete parayı vermeyi kabul edip, 22 Ekim'de projeye yeşil ışık yaktı. Bu anlaşma ile İsviçre hükümeti Crossair’in 20% sini satın aldı, geri kalan 62% özel sektör ve 18% Canton’s (İsviçre Eyaletleri) a kaldı.

Bugün meşhur Swissair markasını dünya havaallanlarında görmüyoruz. Her ülkenin ulusal onuru olan havayolları o ülkenin bayrağını her gün dünyanın değişik bir yerine taşıyan diplomatik bir araçtır. Türk Hava Yolları zaten Türkiye’nin markası olduğundan böyle bir ekonomik sıkıntıya girmesi beklenemez. Her zaman devlet  tarafından desteklenecek olan bu ulusal markamızın da her özel şirket gibi ayağını yorganına göre uzatmayı unutmaması gerekir.  THY sadece uçuş noktaları ile büyümenin yeterli olmadığı, alt yapının da aynı hızla iyileştirilmesi gerektiği bir dönemden geçiyor.

Örneğin personel eğitimi (özellikle yabancı dil), yabacı havaalanlarındaki yer servisleri ve Türkçe konuşan görevlilerin göz önünde olması, havaalanlarındaki pist yeterliliği (Atatürk Hava Limanı üzerindeki uzun turlamalar), bavul teslimi ve diğer yer hizmetlerdeki hız ve kalitenin artırılması gerekirken bütçenin de aynı şekilde kontrol edilmesi gerekir.

Bunlar yapılmamasına Swissair’in kanatlarının kırılması en güzel örnektir!
   
Ali Günertem'i twitter'dan takip etmek için tıklayın

Sayfa 1 / 5

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »